Kayıtlar

Bana da Oradan Bir Kilo Mutluluk!

Resim
İnsan bir hâli, kişiyi, hayatı ısrarla isterken aslında ne az tanıyordur istediğini. Israr ettiğimizin gerçek manada bize nasıl döneceğini bilseydik yine ısrar eder miydik? Biraz da bu yüzden değil mi hayal kırıklığımız, mutsuzluğumuz? Biraz da her şeyi bilme, yönetme ve oldurma arzumuz yormuyor mu ruhumuzu? Tamam olmak var mıdır insan olana? Daha doğarken sonsuz kere yapılmış, yıkılmış ve yitirilmiş bir dünyanın kucağına düşmüyor muyuz? Oldurmaya çalıştığımız nedir öyleyse, hayat mı? Böylesine eski, hor kullanılmış bir dünyada; kıyafetinden insanına, yemeğinden eşyasına her şeyin ama her şeyin yenisi için çabaladığımız hayat mı? Ölüm eskiseydi onun da yenisini yapardık kuşkusuz. Ölüm değil belki ama yas eskiyor. Biten, yiten, eskiyen hiçbir şeye tahammülümüz yok. Yaşlıya tahammülümüz yok, yavaşlığa, hastalığa, zorluğa, beklemeye... Bu demektir ki esasında hayata tahammülümüz kalmamış. Kendi ruhunun hamalı olmuştur insan. Her bir davranışını arzularının hizmetine verse de a...

Dünyaya Alışan Çocuk Kalamaz*

Resim
Ankara'ya ilk geldiğim günlerdi. Hüznünün yerini bulamayan kalbinin yerini nasıl bulsun demiştim. Nasılsa geçerdi, ömür değil miydi iki nefes arası? Bu da geçerdi. Zamanın kimliğime eklediği yaşları hesaba katmadan demiştim, geçerdi... Oysa böyle ummamıştım büyümeyi. Büyüyünce hayattan alacaklarımızı isteme hakkımız da olacaktı. Büyüyünce sevdiğimiz bir mesleğimiz, mutlu bir ailemiz olacaktı. Yalnızlığı kim icat etmişti? Mutsuzluk nereden çıkmıştı? Hangi çocuğun hayalleri yıkılmazdı ki büyüyünce? Peki onlar nasıl alışmıştı? Ben neden hâlâ bir çocuğun gözleriyle bakıyordum dünyaya? Neden hiç unutmadım çocuk olmayı? Bundan değil mi şiire saplanıp kalışım? Bundan değil mi içimde kırık dökük, yaşanmamış bir çocukluğun telâşı? Kavga sesleri sokağa taşan anne babanın unuttuğu çocukluk ülkesinde; sesinin son zerresine kadar çaresizce " anne"  diyerek bütün kirli sesleri susturmaya çalışan çocuğun yalnızlığı... Onun gözyaşlarını kendi gözlerimde buluşum, onun korkusun...

Yoksulluğun Gölgesinde Çocuk Kalmak: Mecid Mecidi'nin Cennetin Çocukları Filmini Kent Yoksulluğu Bağlamında Yeniden Okumak

Resim
Baran, Söğüt Ağacı, Cennetin Rengi gibi sayısız başarılı filme imza atan İranlı yönetmen Mecid Mecidi 'nin 1997 yapımı filmi olan Cennetin Çocukları , hem işlediği konunun doğal yansımaları anlamında hem de gerçekliğin sertliğiyle çocuk dünyasının masumiyeti arasındaki yumuşamaya çevirdiği özgün bakışıyla  sinema çevrelerince bir başyapıt olarak kabul edilir.  Filmin odağında, kent yoksulluğunun hakim olduğu bir çevrede ve ailede büyüyen iki kardeşin gözünden; dünyanın yoksulluğun, yaşamın ve sınıf farkının bir çift ayakkabı üzerinden sorgulanması yer almaktadır. İlk sekans oldukça eskimiş bir çift kız çocuğu ayakkabısının tamiriyle başlar. Çoktan atılması gereken ayakkabının tamir edilmeye çalışılması şeklinde yapılan giriş manidardır. Ali, kardeşi Zehra'nın tamir ettirdiği ayakkabısını alıp manava uğrar. Ailenin durumunu bilen manav, Ali'yi fiyatı düşük olan döküntü patateslere yönlendirir. Burada yoksulluğun kendi içinde dahi sınıflara bölündüğünü görürüz. Kör bir h...

Sevda Günleri 10 - Hâlleşmek

Resim
Hâlleşmek Üzerine  1. nesnesiz, -le Karşılıklı dertlerini anlatmak, dertleşmek. 2. nesnesiz, -le, mecaz Bir şeyle yakından ilgilenmek Hâlleşmek sözcüğü TDK'de iki farklı anlamıyla yer almış. Sözcükler hayatlarımızdaki karşılıklarıyla beraber yaşıyorlar, karşılıklarını kaybettikçe anlamlarını da yitiriyorlar. Bunu neden mi söylüyorum? İki anlamı var hâlleşmek sözcüğünün, peki bu anlamlar ne kadar yer tutuyor hayatımızda? Söz gelimi en son ne zaman biriyle dertleşebildik? Kalbinden şüphe etmeden içimizi açabildik mi karşımızdakine? Bir çiçeğin güzelliğini seyredecek kadar yavaşlayabildik mi? Hızına yetişemediğimiz çağ mı yoksa kendimiz mi? Hâlleşmek sözcüğünün bende farklı bir yeri var. Orta Anadolu'da yükü paylaşmak anlamında kullanırız. Bir kişinin taşıdığı yükün iki kişilik olduğuna kanaat ettiğimizde "Tek başına taşınmaz, hâlleşelim!" deriz. Hatta kızarız karşımızdakine. O çuval/kova/eşya  tek başına taşınır mı hiç? Niye beni çağırmıyorsun ya...

Sevda Günleri 9 - Ankara'da Bir Yıl ya da Görünmez Kaza

Resim
Yeni sevda günlerinden merhaba, Ankara'da geçirdiğim üç gün bir asır kadar uzun geldi desem abartı mı olur? Ya da Ankara'ya her gidişimde ondan daha uzak düştüğümü, küçük bir bozkır köyünden geldiğim hâlde gelişmiş bir taşra şehrine, üstelik başkent olmasına rağmen içten içe burun kıvırmak aşağılık kompleksi belirtisi mi acaba? Neyse ne bir yıl boyunca Ankara'da neler yaşarım bilmiyorum ama her şeyden şikâyet etmenin bir manası yok. Kervan yolda düzülür, der arkadaşım. Hakkı var. Yine de belirtmeliyim ki Ankara başkent olmasaydı milyon sene gelişmezdi. Bu da ne bir hava alanına ne de hızlı trene sahip biz küçük şehir insanlarının tesellisi olsun. Bizim memleketten tren geçmemesinin hâlâ kalbimi kırdığını da ayrıca belirtmeliyim. Belki raylarda, kara trende ya da bizim ilçeye düşen istasyonda bir çocukluk hatıram olurdu. İnsanın hatıralarına sığınamayacağı bir coğrafyanın izleğinde yitip gitmesi de ayrı trajedi. Sanki başka derdimiz yokmuş gibi biraz da buna üzül...

Sevda Günleri 8 - Sığacak Yer Ararken

Resim
Sevda günlerinden yeniden merhaba. Bir şeyler söylemek zorunda hissettim hep. Bir şeyleri savunmam ya da bir şeylere karşı durmam gerekiyormuş gibi. Bana bu kadar önemli olduğumu düşündüren neydi acaba? Çok da önemli biri olmadığımı fark ettiğim günden beri daha az konuşuyor, daha az şeyi savunuyor ya da daha az şeye karşı duruyorum. Bunun bir tür vazgeçiş, çekilme ya da sinme olduğu düşünülebilir ancak dünyayı kurtarmak şöyle dursun, kendi dünyamı kurtarmanın bile ne denli zor olduğunu öğrendim zamanla. Her şey ve herkes adına ne kadar üzgün olduğumu biliyorum sadece. Gerçeklik son derece sert ve acı. Yoksulluk, ihmaller sonucu yaşanan acı ölümler, tecavüz, cinayet, pedofili, şiddet, savaş, katledilen siviller ve çocuklar, açlık, haksızlık, emek sömürüsü gibi türlü kötülüğün ve acının olduğu bir dünyada; üzerine gelir eşitsizliği, adaletsizlik, pahalılık, engelli bireylerin yaşadığı zorluklar, emekli maaşı, birbirini öldüren lise öğrencileri, katledilen öğretmen, kadın, ço...

Sevda Günleri 7 - Dünyaya İnanma Eğrisi

Resim
Dünyaya inansaydım sana da yazardım şiir Kaç zamandır sevda günlerine dair tek satır yazamadım. Şimdi de düşünüyor, birtakım kelimeler karalıyor ve siliyorum. Anlatacak şeyler çoğaldığında insan anlatmaktan vazgeçiyor sanırım. Fazla kelime, az yaşanmışlığa tekabül ediyor benim zihnimde. Belki bu kadar az şey yaşamaktır, anlatma isteğimin kaynağı.  Artık yazmasam olmazdı ama. Yeniden başladığım hayatımın en normal günlerinde olacak iş miydi bu? Yan köydeki altın madeni yüzünden dört beş köyle birlikte ortadan kaldırılması planlanan köyümüzden bahsediyorum. Ama biz kaldırılıp başka bir yere monte edilecek boyutlarda değiliz ki! Aklıma mezar geldi önce, sonra hatıralarımız. Demek bizi yok etmeyi planlıyorlardı. Hatırayı yok etmek, insanı yok etmekti. Bir an aklıma yaşlılık günlerimiz geldi. Yaşlanacak kadar ömrüm varsa eğer ve bir gün evlenip çocuğum, torunlarım olursa onlara gözlerim yaşlı bir hâlde, köyümüzün altın madeni için nasıl yok edildiğini anlatırken tamam babaan...