Sevda Günleri 2


İki gündür pek tadım var diyemem. Kitaplar ve filmlerle renklendirmeye çalıştığım hayatımı biraz rahat bıraksam iyi olacak sanki. Gerçi o benim peşimden koşuyor, ben yalnızca karşılık veriyorum.

Ahmet Haşim Paris gezisinde kaldığı otelde hiç tahta kurusu, pire yok diye hayıflanıyordu en son. Neymiş, uykusu bölününce vakti daha iyi kavrıyor, en verimli okumaları o vakitlerde yapıyormuş. Ayrıca deliksiz uyuduğu yetmezmiş gibi bu süre içinde hiç rüya görememiş. Vah vah vah! Sabahları gözlerimi hatırasız bir ölümden açıyor gibi olmuştum, diyor bu hâl için. Gerçekten de uykunun üçüncü ve dördüncü nrem evresi böyledir, rüyaların çoğuna hizmet eden ram evrelerinde ise beyin oldukça aktiftir. Ahmet Haşim'in ram evreleri pek istediği gibi gitmemiş anlaşılan. Açıkçası çok kıskandım. Senelerdir uyku sorunu yaşadığım için sayısız rüya görüyor - neredeyse hepsi başa gelebilecek en kötü felaketlerden meydana geliyor, uykumu en olmayacak yerde bölüyor - ve sabahları gözlerimi bol acılı, bol hatıralı, ağızda çürük elma tadı bırakan bir ölüme açıyorum. Hatıralı bir ölüm, harika, harika, harika!

Haşim, sınırları coğrafya değil tarih çizer, diyor. Avrupa seyahatleri esnasında insana ve savaşlara bakışı epey değişmiş. Tabii bu kendisinin kanaati, ne kadarı gerçek, ne kadarı abartı, hiçbirimiz bilmiyoruz. Paris'in Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki vaziyetini öyle bir anlatıyor ki sanırsınız Fransız halkının tamamı, bir savaşa daha yeltenen devletinin önünde yıkılmaz barikatlar kuracak. Âh Haşimcim, yıkımdan geriye kalan tek kol tek bacak asker, yokluk, sefalet ve ölüm eskidikçe; tazelenen tabiat gibi yeniden doğan insan ve şehir, yıkımın yeniden inşasından asla çekinmiyor. Neyse ki İkinci Dünya Savaşı’nı görmedin!

Şair arkadaşımın -şahsen değil ama şiiren tanışıyoruz- geçenki yazımda bahsettiğim kitabını okudum. Şiirlerinde genel olarak tamamlanmamışlık, eksiklik ve zıtlık duyguları öne çıkıyor. Sanki aynanın ötesindeki yüzüyle yazmış bu şiirleri. O kendinin gölgesi, kendinin yarası gibi, bir parçasını diğer parçasından kurtarmaya çalışıyor. Dizelerindeki mekân seçimleri, evlerle dağlar arasında gelip gidiyor. Başka sesleri ve kendi sessizliğini irdeleyişi de öyle. Duymaktan yorulmuştur belki, çizmekten de. Evlerden sıkılmıştır, evden çıkarken giyindiği rollerden de. Neredeyse bütün şiirlerini, bir doğrunun sonsuza giden iki ucunun yakınlığı üstüne kurmuş. Nedense böyle zamanlarda şair kimliğimi bir kenara bırakıp, okur kimliğim ve mahallenin meraklı teyzesi halet-i ruhiyesiyle; şairin özel yaşamına dair, haddim olmayan bir merakın peşine düşüyorum. Her şairin kitabında başka bir bahçe aralıyorum. Neredeyse hepsinin belli sözcüklerin ve durumların öne çıktığı bir dile sahip olduklarını görüyorum. Kiminin bahçesi geniş, kimininki dar ama mutlaka o bahçede bir döngü var. 

Bu şairimizin döngüsünü ve lirik yönünü çok sevdim. Ne kendini ortaya atıyor ne de gereksiz bir saklanma tavrı söz konusu. Samimiyetinden emin olduğum şiirle aramda bir bağ kuruluyor, şairin bile haberi olmayan bir bağ. Tabii bu duygusallıkla bakmadım yalnızca, eğer ciddi bir inceleme yapmak istiyorsam üstüne epey araştırmalı ve düşünmeliyim.

Bugünlük bu kadar yetsin. En kısa zamanda başka sevda günlerinde buluşmak dileğiyle,

   bugüne şöyle bi fotoğraf bırakıyorum.

Sevda Altınkaya

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Güneşli bir ocak gününden merhaba güzelim - mektup

Çiğdemlerle Gelen Eski Baharlar

Sevda Günleri