Sevda Günleri 8 - Sığacak Yer Ararken

Sevda günlerinden yeniden merhaba.

Bir şeyler söylemek zorunda hissettim hep. Bir şeyleri savunmam ya da bir şeylere karşı durmam gerekiyormuş gibi. Bana bu kadar önemli olduğumu düşündüren neydi acaba? Çok da önemli biri olmadığımı fark ettiğim günden beri daha az konuşuyor, daha az şeyi savunuyor ya da daha az şeye karşı duruyorum. Bunun bir tür vazgeçiş, çekilme ya da sinme olduğu düşünülebilir ancak dünyayı kurtarmak şöyle dursun, kendi dünyamı kurtarmanın bile ne denli zor olduğunu öğrendim zamanla.

Her şey ve herkes adına ne kadar üzgün olduğumu biliyorum sadece. Gerçeklik son derece sert ve acı. Yoksulluk, ihmaller sonucu yaşanan acı ölümler, tecavüz, cinayet, pedofili, şiddet, savaş, katledilen siviller ve çocuklar, açlık, haksızlık, emek sömürüsü gibi türlü kötülüğün ve acının olduğu bir dünyada; üzerine gelir eşitsizliği, adaletsizlik, pahalılık, engelli bireylerin yaşadığı zorluklar, emekli maaşı, birbirini öldüren lise öğrencileri, katledilen öğretmen, kadın, çocuk... Son derece büyük acıların dibine kadar yaşandığı bir ülkede ne kadar da çok konuşuyor insanlar. Hiçbir sert gerçekliği incitmeden. Aslolanın insanı yaşatmak, doğayı korumak olduğu bir dünyada yaşamamız gerekmez miydi, normali bu değil miydi?


Günlerdir sosyal medyada İran'ın Şii karakterli bir devlet oluşu ve Sünni-Şii çatışmasının tarihsel alt zemini tartışılıyor. O sırada çocuklar ölüyor, siviller ölüyor. "Kirasını ödeyemeyince evden atılan emekli adam ısınmak için girdiği hurda arabanın yanmasıyla can verdi!" başlıklı bir haber metni en fazla bir gün boyunca vicdanlara dokunup hafızalardan iznini istiyor. "Katliam gibi kaza! İstanbul'dan Nevşehir Acıgöl'e bayram tatiline gelen aile Aksaray Nevşehir yolunda feci bir kaza yaptı, anne ve baba vefat etti, dört çocuğun tedavisi sürüyor." Zihnimde bu haberler dönüp duruyor. Gerçekliğin bundan daha fazlası olduğuna nasıl inanabilirim ki? Zihnimde dönüp dolaşıp içimi acıtan bu bilgilerin gölgesinde iftara hazırlık yapıyorum. Akşam bir Mejidi filmi açıyorum. "Söğüt Ağacı" İnsan ne az düşünüyor, ne çok istiyor ve ne çok yanılıyor. Aklımın arka planında aynı ölümler, aynı acılar geziniyor. Tanrı geliyor aklıma. Bu büyük sessizlik, bu acılı hafıza. Ne çok yalnız bırakıyorsun bizi tanrım, ne büyük sessizlik içindesin! Ne tanrıyla ne de dinlerle mücadele edecek gücüm var oysa. Yenilmekten yoruldum artık, Orta Doğu'da inanmaktan başka çaremiz de yok gibi geliyor bana.

Sonra kendi acılarıma döndürüyorum ibreyi. Eskisi kadar canımı yakmıyor hiçbir şey. Belki bir şeyler hissederim, köy okulundan eve dönüşte burnuma gelen iğde çiçeği kokularıyla eskisi gibi mest olurum diye gözlerimi kapıyorum. Gözlerin kokuyla, kokunun hafızayla bir bağı olmalı. Tam bir şeyler hissedecek gibiyken zamansızca açılıyorlar. Bir şarkı o zaman, Mohsen Namjoo, nobahari! "Bir ömür daha gerek öldükten sonra, ki bu ömrü geçirdik ümit içinde..."

Köy akşamlarının sessiz karanlığında eşlik ediyorum bu sözlere. Özlemek istediğim bir şeyler varmış da onların ismini cismini bir türlü hatırlayamıyormuş gibi hissediyorum. Bir şeyleri özleyip sızılanmak ister mi insan? İstiyormuş. 

Sonra Mejidi'nin filminde en güzel yıllarım heba oldu diyen ana karakter geliyor aklıma. Benim de en güzel yıllarım heba olduğu için benzer bir iyilik hâline tutulup, elimdeki cenneti de kaybetmekten korkuyorum o an. Benim için bir film yalnızca bir film olmadı hiçbir zaman, bir şiirin yalnızca bir şiir olmadığı gibi. - Ne büyük marifet- 


Birkaç şiir antolojisi karıştırıyorum akabinde. Şöyle az bilindik bir şairin iyi bir şiirini okusak da paylaşsak. Sahi, sosyal medya arkadaşlarımızla neleri paylaşabiliyoruz? Madem paylaşım konusunda hassas, ayrıntıcı ve bonkörüz, neden hepimiz büyük bir yalnızlığın kıskacında debelenip duruyoruz? 

Bugünden tezi yok bir şeyler yapmalı diyorum. İyileştirmek için yarınları. Hem de dünün hastalıklarına hiçbir çare bulmadan. Ağrıyan dişimin yerine sıkıştırdığım karanfili duyumsuyorum. Bugünün ağrılarına basılmış karanfilden daha gerçek bir şey yokmuş gibi geliyor o an. 

Nereye gideceğiz bilmiyorum. Bunca acıyla bizi muhatap kabul edecek bir kurum, kuruluş da yoksa nereye gideriz? Yersiz yurtsuz Orta Doğu halklarının hiçbir yere sığmayacak acısıyla buharlaşan varlığı...

Baharın gelişi yine de kalbimizde bir şarkı, bir şiir uyandırıyor ama. Çiçeklerin teninde kendimize ait dokular keşfediyor, kalbimizde sonsuz heyecanla bakıyoruz bozkırın yeşeren yüzüne. Biliyoruz ki her şey geride kalacak bir gün, acı ve tatlı her şey bittiğinde toprağımızda yalnız çiçeklerin hükmü kalacak.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sevda Günleri

Sevda Günleri 5 - Şirinleri Görmek İçin

Çiğdemlerle Gelen Eski Baharlar