Sevda Günleri 9 - Ankara'da Bir Yıl ya da Görünmez Kaza

Yeni sevda günlerinden merhaba,


Ankara'da geçirdiğim üç gün bir asır kadar uzun geldi desem abartı mı olur? Ya da Ankara'ya her gidişimde ondan daha uzak düştüğümü, küçük bir bozkır köyünden geldiğim hâlde gelişmiş bir taşra şehrine, üstelik başkent olmasına rağmen içten içe burun kıvırmak aşağılık kompleksi belirtisi mi acaba? Neyse ne bir yıl boyunca Ankara'da neler yaşarım bilmiyorum ama her şeyden şikâyet etmenin bir manası yok. Kervan yolda düzülür, der arkadaşım. Hakkı var. Yine de belirtmeliyim ki Ankara başkent olmasaydı milyon sene gelişmezdi. Bu da ne bir hava alanına ne de hızlı trene sahip biz küçük şehir insanlarının tesellisi olsun. Bizim memleketten tren geçmemesinin hâlâ kalbimi kırdığını da ayrıca belirtmeliyim. Belki raylarda, kara trende ya da bizim ilçeye düşen istasyonda bir çocukluk hatıram olurdu. İnsanın hatıralarına sığınamayacağı bir coğrafyanın izleğinde yitip gitmesi de ayrı trajedi. Sanki başka derdimiz yokmuş gibi biraz da buna üzülelim, neden olmasın?

Kısa ve mecburi Ankara günlerimi tamamladıktan sonra köydeki son haftamı olabildiğine sakin ve telaşsız geçirmeye gayret ediyorum. Kuşlara, tavuklara, köpeklere bakıyorum uzun uzun. Son zamanlarda dışarıya çok az çıktığımı, havayla ve gökyüzüyle temasımı iyice azalttığımı fark ettim. Evler insan icadı, gökyüzüne daha çok vakit ayırmalıyız sanki. Gerçi kimin neye vakti var bu zamanda? Evet bu zamanda, 2020'den bu yana altı yıl geçmiş olması kabul edilemez çünkü.


Ne kadar her şeyden uzak bir hafta geçirmek istesem de insan kendinin peşini bırakamıyor. Cafer Penahi'nin son filmi "Görünmez Kaza"nın nete düştüğünü fark edince, duramadım izledim. Geçenlerde bir twitter kullanıcısı kaçak siteden film izleyenin kendine saygısı yoktur minvalinde bir şeyler yazmıştı. Altı yedi film izleme platformuna verecek param olmadığı için özür dilerim sinema etikçisi bey. İnsanın parası olmayınca kendine saygısı da kalmıyor pek.

Farslar sinema ve sanat için yaratılmış bir halk resmen. Keşke şu lanet savaş bitse, rejim tamamen devrilse de daha iyi şartlarda, daha özgür bir ülkede icra etseler sanatlarını. İran filmleri kolay kolay hayal kırıklığına uğratmıyor. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmdi. Rejime rağmen rejim eleştirisi taşımayan tek filmleri yok neredeyse. Bedel ödemekten çekinmeyen, rejimin ve şartların dayattığı tüm zorluklara rağmen sindirilmiş bir halkın cesur dili olmaya devam eden bu insanlara ancak sonsuz hayranlık duyabiliyoruz, aynı cesarete hiçbir zaman erişemeyeceğiz çünkü. En azından kendi adıma bunun böyle olduğunu üzülerek bildiriyorum. 


Film ismiyle müsemma bir ilk sekansla başlıyor. Görünmez bir kaza, geçmişteki pek çok kirli ve acı defteri trajikomik bir şekilde açıyor. Kurban ve cellat arasındaki rol değişiminin sancısı; iyiliğin, kötülüğün, sistemin, toplumun iç içe geçtiği bir yüzleşme alanına dönüşüyor. Cellat rolündeki Eghbal vicdanıyla yüzleşirken, kurbanları Vahid, Hamid, Shiva ve Golrokh'un Eghbal'le karşı karşıya gelmeleri; geçmişte bırakmaya çalıştıkları işkencenin izlerinin hâlâ taze olduğunu fark etmelerini sağlıyor. Bu farklı dünya görüşlerine, yaşama sahip insanların tek ortak noktaları aynı kişi tarafından gördükleri işkence. Acının ortaklığı ne kadar güçlü olsa da Eghbal konusunda hepsi farklı düşünceler geliştirecektir. Bu çatışmadan nereye varılacaktır ya da bir yere varılacak mıdır?

Kısaca filmin bu çerçevede ilerlediğini ifade edeyim, daha fazlasını geniş bir zamanda inceleyip yazmaya çalışacağım. O zamana kadar görüşmek dileğiyle.

💐

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sevda Günleri

Sevda Günleri 5 - Şirinleri Görmek İçin

Sevda Günleri 6 - Tuhaf ama öyle