Dünyaya Alışan Çocuk Kalamaz*
Ankara'ya ilk geldiğim günlerdi. Hüznünün yerini bulamayan kalbinin yerini nasıl bulsun demiştim. Nasılsa geçerdi, ömür değil miydi iki nefes arası? Bu da geçerdi. Zamanın kimliğime eklediği yaşları hesaba katmadan demiştim, geçerdi...
Oysa böyle ummamıştım büyümeyi. Büyüyünce hayattan alacaklarımızı isteme hakkımız da olacaktı. Büyüyünce sevdiğimiz bir mesleğimiz, mutlu bir ailemiz olacaktı. Yalnızlığı kim icat etmişti? Mutsuzluk nereden çıkmıştı? Hangi çocuğun hayalleri yıkılmazdı ki büyüyünce? Peki onlar nasıl alışmıştı? Ben neden hâlâ bir çocuğun gözleriyle bakıyordum dünyaya? Neden hiç unutmadım çocuk olmayı? Bundan değil mi şiire saplanıp kalışım? Bundan değil mi içimde kırık dökük, yaşanmamış bir çocukluğun telâşı? Kavga sesleri sokağa taşan anne babanın unuttuğu çocukluk ülkesinde; sesinin son zerresine kadar çaresizce "anne" diyerek bütün kirli sesleri susturmaya çalışan çocuğun yalnızlığı... Onun gözyaşlarını kendi gözlerimde buluşum, onun korkusunu içimde duyuşum, hep bundan değil mi?
Yıllar yüzümde çizgileri, saçlarımda akları çoğalttıkça daha da çocuklaşıyor yüreğim. Nerede bir çocuk bakmışsa dünyaya, ancak o görebilmiştir hakikâti. Bana da Tanrı'm hep çocuk gözleri kalsın, yaşamaktan geriye...
Yorumlar
Yorum Gönder