Kayıtlar

Yetişmek, telâfisidir geç kalmanın!

Resim
"İnsan her yere yetişir, biraz gecikince!" Payidar Zaraman İnsan, yetiştiği her şeyin ardından geç kalmaz mı en çok? Vardığımız yerde duramayışımız dünyaya olan yabanlığımızdan mı geliyor? Bir yere varmak neden yetmiyor bize? Bir yerde kalmak neden işkence, kalınan yer dünyanın en güzel köşesi olsa bile? Bunları neden düşünüyorum sabahın bir vakti? İki saatlik uykuyla karıncalanan gözlerimden, akşamdan kalma hissi veren adımlarımdan tanınmıyor muyum bu şehirde? Esasen bu şehirde beni kimse tanımıyor. Mesele biraz bu sanırım. Beni kimsenin tanımadığı bir yerde kendimi unutamıyor olmak. Hapishanemin yıllar önce kırılmış kapı kilidini açmaya yeltenmemek. O kapıyı hep kilitli bilmek ve bu hâlin üstüne varmamak. Yoksa nasıl baş edilir özgürlük zehriyle? Ne ölümle ne hayatla derdim var artık. Belki yetişkinlik böyle bir şeydir. Topraktan kopmak, koptuğun yere özlem duymamak, oraya tekrar dönmekten korkmamaktır. Belki de alışmak deniyordur buna, dünyaya rağmen yaşanmayac...

Sevda Günleri 11 - Nereye Gideceğiz Bilmiyorum ama Burada Yerimiz Olmadığı Kesin

Resim
Evet nerede kalmıştık? Aslında nerede kaldığımı hatırlamıyorum. Bir yerde kalabilen biri miyim ondan da emin değilim. Gerçi bağışıklığı düşük bi' kimse olduğum için uzun yola çıkmak gibi, başkasının evinde kalmak gibi eylemlere zaruri olmadıkça katılmıyorum. Eylemler demişken, nerede o eski sevda günleri diye düşündüm ve akşama doğru Kızılay'a inmeye niyetlendim. Kızılay'a inmek derken? Neyse canım, inilen bir yer olsun nedir yani? Yağmur öncesi sessizliği vardı havada. Kararan bulutlar sanki yazın bittiğini önceden haber verelim de alıştıralım şu garibanları soğuklara diyordu.  Yaz geldi geleli sivrisineklerden kurtulamadım. Yanağımdan dahi ısırıldım. Sanırım sonbaharı hiç bu kadar istekli beklememiştim. Ankara'da sonbaharı ilk kez yaşayacağım, belki de son kez... Ne diyordum? Hava oldukça kasvetliydi, anlayacağınız tam depresyon havası. Güvenpark'ta oturup biraz uzaklara bakarım, sonra belki bir şiir yazarım diye düşündüm. Metroya inerken hâlâ içimde b...

Bana da Oradan Bir Kilo Mutluluk!

Resim
İnsan bir hâli, kişiyi, hayatı ısrarla isterken aslında ne az tanıyordur istediğini. Israr ettiğimizin gerçek manada bize nasıl döneceğini bilseydik yine ısrar eder miydik? Biraz da bu yüzden değil mi hayal kırıklığımız, mutsuzluğumuz? Biraz da her şeyi bilme, yönetme ve oldurma arzumuz yormuyor mu ruhumuzu? Tamam olmak var mıdır insan olana? Daha doğarken sonsuz kere yapılmış, yıkılmış ve yitirilmiş bir dünyanın kucağına düşmüyor muyuz? Oldurmaya çalıştığımız nedir öyleyse, hayat mı? Böylesine eski, hor kullanılmış bir dünyada; kıyafetinden insanına, yemeğinden eşyasına her şeyin ama her şeyin yenisi için çabaladığımız hayat mı? Ölüm eskiseydi onun da yenisini yapardık kuşkusuz. Ölüm değil belki ama yas eskiyor. Biten, yiten, eskiyen hiçbir şeye tahammülümüz yok. Yaşlıya tahammülümüz yok, yavaşlığa, hastalığa, zorluğa, beklemeye... Bu demektir ki esasında hayata tahammülümüz kalmamış. Kendi ruhunun hamalı olmuştur insan. Her bir davranışını arzularının hizmetine verse de a...

Dünyaya Alışan Çocuk Kalamaz*

Resim
Ankara'ya ilk geldiğim günlerdi. Hüznünün yerini bulamayan kalbinin yerini nasıl bulsun demiştim. Nasılsa geçerdi, ömür değil miydi iki nefes arası? Bu da geçerdi. Zamanın kimliğime eklediği yaşları hesaba katmadan demiştim, geçerdi... Oysa böyle ummamıştım büyümeyi. Büyüyünce hayattan alacaklarımızı isteme hakkımız da olacaktı. Büyüyünce sevdiğimiz bir mesleğimiz, mutlu bir ailemiz olacaktı. Yalnızlığı kim icat etmişti? Mutsuzluk nereden çıkmıştı? Hangi çocuğun hayalleri yıkılmazdı ki büyüyünce? Peki onlar nasıl alışmıştı? Ben neden hâlâ bir çocuğun gözleriyle bakıyordum dünyaya? Neden hiç unutmadım çocuk olmayı? Bundan değil mi şiire saplanıp kalışım? Bundan değil mi içimde kırık dökük, yaşanmamış bir çocukluğun telâşı? Kavga sesleri sokağa taşan anne babanın unuttuğu çocukluk ülkesinde; sesinin son zerresine kadar çaresizce " anne"  diyerek bütün kirli sesleri susturmaya çalışan çocuğun yalnızlığı... Onun gözyaşlarını kendi gözlerimde buluşum, onun korkusun...

Yoksulluğun Gölgesinde Çocuk Kalmak: Mecid Mecidi'nin Cennetin Çocukları Filmini Kent Yoksulluğu Bağlamında Yeniden Okumak

Resim
Baran, Söğüt Ağacı, Cennetin Rengi gibi sayısız başarılı filme imza atan İranlı yönetmen Mecid Mecidi 'nin 1997 yapımı filmi olan Cennetin Çocukları , hem işlediği konunun doğal yansımaları anlamında hem de gerçekliğin sertliğiyle çocuk dünyasının masumiyeti arasındaki yumuşamaya çevirdiği özgün bakışıyla  sinema çevrelerince bir başyapıt olarak kabul edilir.  Filmin odağında, kent yoksulluğunun hakim olduğu bir çevrede ve ailede büyüyen iki kardeşin gözünden; dünyanın yoksulluğun, yaşamın ve sınıf farkının bir çift ayakkabı üzerinden sorgulanması yer almaktadır. İlk sekans oldukça eskimiş bir çift kız çocuğu ayakkabısının tamiriyle başlar. Çoktan atılması gereken ayakkabının tamir edilmeye çalışılması şeklinde yapılan giriş manidardır. Ali, kardeşi Zehra'nın tamir ettirdiği ayakkabısını alıp manava uğrar. Ailenin durumunu bilen manav, Ali'yi fiyatı düşük olan döküntü patateslere yönlendirir. Burada yoksulluğun kendi içinde dahi sınıflara bölündüğünü görürüz. Kör bir h...

Sevda Günleri 10 - Hâlleşmek

Resim
Hâlleşmek Üzerine  1. nesnesiz, -le Karşılıklı dertlerini anlatmak, dertleşmek. 2. nesnesiz, -le, mecaz Bir şeyle yakından ilgilenmek Hâlleşmek sözcüğü TDK'de iki farklı anlamıyla yer almış. Sözcükler hayatlarımızdaki karşılıklarıyla beraber yaşıyorlar, karşılıklarını kaybettikçe anlamlarını da yitiriyorlar. Bunu neden mi söylüyorum? İki anlamı var hâlleşmek sözcüğünün, peki bu anlamlar ne kadar yer tutuyor hayatımızda? Söz gelimi en son ne zaman biriyle dertleşebildik? Kalbinden şüphe etmeden içimizi açabildik mi karşımızdakine? Bir çiçeğin güzelliğini seyredecek kadar yavaşlayabildik mi? Hızına yetişemediğimiz çağ mı yoksa kendimiz mi? Hâlleşmek sözcüğünün bende farklı bir yeri var. Orta Anadolu'da yükü paylaşmak anlamında kullanırız. Bir kişinin taşıdığı yükün iki kişilik olduğuna kanaat ettiğimizde "Tek başına taşınmaz, hâlleşelim!" deriz. Hatta kızarız karşımızdakine. O çuval/kova/eşya  tek başına taşınır mı hiç? Niye beni çağırmıyorsun ya...

Sevda Günleri 9 - Ankara'da Bir Yıl ya da Görünmez Kaza

Resim
Yeni sevda günlerinden merhaba, Ankara'da geçirdiğim üç gün bir asır kadar uzun geldi desem abartı mı olur? Ya da Ankara'ya her gidişimde ondan daha uzak düştüğümü, küçük bir bozkır köyünden geldiğim hâlde gelişmiş bir taşra şehrine, üstelik başkent olmasına rağmen içten içe burun kıvırmak aşağılık kompleksi belirtisi mi acaba? Neyse ne bir yıl boyunca Ankara'da neler yaşarım bilmiyorum ama her şeyden şikâyet etmenin bir manası yok. Kervan yolda düzülür, der arkadaşım. Hakkı var. Yine de belirtmeliyim ki Ankara başkent olmasaydı milyon sene gelişmezdi. Bu da ne bir hava alanına ne de hızlı trene sahip biz küçük şehir insanlarının tesellisi olsun. Bizim memleketten tren geçmemesinin hâlâ kalbimi kırdığını da ayrıca belirtmeliyim. Belki raylarda, kara trende ya da bizim ilçeye düşen istasyonda bir çocukluk hatıram olurdu. İnsanın hatıralarına sığınamayacağı bir coğrafyanın izleğinde yitip gitmesi de ayrı trajedi. Sanki başka derdimiz yokmuş gibi biraz da buna üzül...

Sevda Günleri 8 - Sığacak Yer Ararken

Resim
Sevda günlerinden yeniden merhaba. Bir şeyler söylemek zorunda hissettim hep. Bir şeyleri savunmam ya da bir şeylere karşı durmam gerekiyormuş gibi. Bana bu kadar önemli olduğumu düşündüren neydi acaba? Çok da önemli biri olmadığımı fark ettiğim günden beri daha az konuşuyor, daha az şeyi savunuyor ya da daha az şeye karşı duruyorum. Bunun bir tür vazgeçiş, çekilme ya da sinme olduğu düşünülebilir ancak dünyayı kurtarmak şöyle dursun, kendi dünyamı kurtarmanın bile ne denli zor olduğunu öğrendim zamanla. Her şey ve herkes adına ne kadar üzgün olduğumu biliyorum sadece. Gerçeklik son derece sert ve acı. Yoksulluk, ihmaller sonucu yaşanan acı ölümler, tecavüz, cinayet, pedofili, şiddet, savaş, katledilen siviller ve çocuklar, açlık, haksızlık, emek sömürüsü gibi türlü kötülüğün ve acının olduğu bir dünyada; üzerine gelir eşitsizliği, adaletsizlik, pahalılık, engelli bireylerin yaşadığı zorluklar, emekli maaşı, birbirini öldüren lise öğrencileri, katledilen öğretmen, kadın, ço...

Sevda Günleri 7 - Dünyaya İnanma Eğrisi

Resim
Dünyaya inansaydım sana da yazardım şiir Kaç zamandır sevda günlerine dair tek satır yazamadım. Şimdi de düşünüyor, birtakım kelimeler karalıyor ve siliyorum. Anlatacak şeyler çoğaldığında insan anlatmaktan vazgeçiyor sanırım. Fazla kelime, az yaşanmışlığa tekabül ediyor benim zihnimde. Belki bu kadar az şey yaşamaktır, anlatma isteğimin kaynağı.  Artık yazmasam olmazdı ama. Yeniden başladığım hayatımın en normal günlerinde olacak iş miydi bu? Yan köydeki altın madeni yüzünden dört beş köyle birlikte ortadan kaldırılması planlanan köyümüzden bahsediyorum. Ama biz kaldırılıp başka bir yere monte edilecek boyutlarda değiliz ki! Aklıma mezar geldi önce, sonra hatıralarımız. Demek bizi yok etmeyi planlıyorlardı. Hatırayı yok etmek, insanı yok etmekti. Bir an aklıma yaşlılık günlerimiz geldi. Yaşlanacak kadar ömrüm varsa eğer ve bir gün evlenip çocuğum, torunlarım olursa onlara gözlerim yaşlı bir hâlde, köyümüzün altın madeni için nasıl yok edildiğini anlatırken tamam babaan...

Sevda Günleri 6 - Tuhaf ama öyle

Resim
Dün, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni'ni izledim. Bugün de Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri'ni. İki filmde de kendime ait parçalar buldum. Hayır bir filmde, bir kitapta da kendine ait bilmem neler bulma be kızım!  Uzun zaman sonra üst üste film izlemeye başlamamı pek hayra yoramıyorum. İçimdekilerin ve dışımdakilerin yüküyle baş edemediğimde filmlere sığındığım zamanlar geliyor aklıma. Mazisi yok pek, en fazla üç yılı vardır. Bizim köyde wifi altyapısı olmadığı için evlere internet çok geç geldi, bizim buralara geç gelen her şey gibi... İzlemek istediğim hiçbir filmi izleyemiyor, gönlümce sosyal medya kullanamıyordum. İlk zamanlar bu wifi durumu beni çok mutlu ediyordu ancak zamanla film izlemekten sıkıldım. Günde iki film izlediğimi düşünürsek sıkılmam gayet normaldi. Şu an üst üste film izleme hâlim de bir tür sığınma ve savunma şekli sanırım. Neyden sığınıyorum, kötü ruhlardan ve şeytanlaşmış insanlardan mı? Hayır, üst üste güzel şeyler yaşıyor olmaktan. ...

Sevda Günleri 5 - Şirinleri Görmek İçin

Resim
SEVDA GÜNLERİ 5 - Şirinleri Görmek İçin İlk kitabımla ilgili geri dönüşlerden bahsetmek istiyorum biraz. Dünyada dikili bir ağacım var hissi gerçekten güzel bir hismiş. Tabii köydeki yakınlarım hâlâ kitapla zengin olacağımı düşünüyorlar. -ne kadar da güzel kapaklı bi kitap, keşke benim olsa- Kitapla zengin olmak demişken, aklıma Zülfü Livaneli'nin son çıkan kitabı geldi. Çıkar çıkmaz kaç baskı gördü acaba? Google amcaya bi soralım, yapay zekayla sohbet etmeye niyetim yok. " Türk edebiyatının önemli kalemlerinden  Zülfü Livaneli , üç yıl aradan sonra kaleme aldığı yeni romanı ' Bekle Beni'  ile büyük bir ilgiyle karşılaştı. Can Yayınları’ndan yayımlanan roman, ilk ayını doldurmadan 3. baskıya girerek toplamda 400 bin adetlik baskı sayısına ulaşmayı başardı. 23 Eylül 2025'te raflarda yerini alan 'Bekle Beni', yayımlandığı ilk hafta ikinci baskısını yaparak 250 bin adet satış rakamına ulaşmış, bu başarısını kısa süre içinde üçüncü baskı...

Sevda Günleri 4 - Şarkının Talanı

Resim
Şarkının Talanı - Sevda Altınkaya "Bir gün bir gün bir çocuk Eve de gelmiş kimse yok Açmış bakmış dolabı Şeker de sanmış ilacı Yemiş yemiş bitirmiş Akşama sancısı başlamış Kıvrım kıvrım kıvranmış Yaptığından utanmış" Ne hoş mesajlar içeren bir şarkı. Sene 2001 olması gerek, okula gelen üniversite öğrencileriyle el ele tutuşmuşuz, kocaman abi ve ablalar bizimle oyun oynuyorlar. Hepsi birimizin elinden yakalamış, gözlerimize bakarak bu şarkıyı söylüyor. Hatırladığım kadarıyla kalem, silgi, kalemtraş gibi hediyelerle gelmişlerdi. Bu güzel hatıraya yıllarca anlam veremedim. Ta ki üniversite yıllarındaki topluma hizmet derslerine kadar. Demek onlar da staj yapmaya gelmişlerdi. "Köy okulunda bir gün"dü belki de etkinliklerinin adı. Bizim etkinliğimizin adı buydu sanırım. Aradan neredeyse on yıl geçti. Biz çocuklara hangi şarkıları söylemiştik diye düşündüm ama hatırlayamadım. Çocuklar hatırlıyordur büyük ihtimalle.-tıpkı benim gibi- Yetişkinlerin dünyasında şa...

Sevda Günleri 3

Resim
Sevda Günleri 3 - Hangi Kalabalık? "İnsanın bi içindeki dünyası var bir de dışındaki, içindeki daha kalabalık" Kırtasiyede Mahkeme Belgeleri Çıkaran Abla İlk şiir kitabım için sözleşmelerimi çıkarmaya gittiğimde duydum bu sözleri. Nuri abi - aynı ilçede yaşamamıza rağmen neredeyse yıllardır bir kez bile görüşmedik, karşısına çıktığımda ona anlatacak güzel bir şeylerim olsun diye beklerken neredeyse altı yıl geçmiş- ablaya çıktıları verirken benimkiler zannedip ablanın duruşma tutanaklarını aldım. Mahkeme kağıtları olduğunu anlayınca bilerek okumadım. Etik insanlarız sonuçta, bunca yılın PDRcisine yakışır mı? On lira dedi Nuri abi, on lira çıkmaz dedi abla. Çıktığı kadar dedi Nuri abi... İşte bu özlü, közlü sözü kırtasiyeden çıkarken söyledi. Alnımızın çatından vurulduk sanki.  Bak buradan da çıkar bir şeyler dedi Nuri abi. Yazarız bir şeyler dedim. Hâlbuki bu sözün üstüne ne yazılır ki? Ablanın hayatında neler oldu bilmem ama cahilliğinden dem vurup sitem ettiğimi...

Sevda Günleri 2

Resim
İki gündür pek tadım var diyemem. Kitaplar ve filmlerle renklendirmeye çalıştığım hayatımı biraz rahat bıraksam iyi olacak sanki. Gerçi o benim peşimden koşuyor, ben yalnızca karşılık veriyorum. Ahmet Haşim Paris gezisinde kaldığı otelde hiç tahta kurusu, pire yok diye hayıflanıyordu en son. Neymiş, uykusu bölününce vakti daha iyi kavrıyor, en verimli okumaları o vakitlerde yapıyormuş. Ayrıca deliksiz uyuduğu yetmezmiş gibi bu süre içinde hiç rüya görememiş. Vah vah vah! Sabahları gözlerimi hatırasız bir ölümden açıyor gibi olmuştum,  diyor bu hâl için. Gerçekten de uykunun üçüncü ve dördüncü nrem evresi böyledir, rüyaların çoğuna hizmet eden ram evrelerinde ise beyin oldukça aktiftir. Ahmet Haşim'in ram evreleri pek istediği gibi gitmemiş anlaşılan. Açıkçası çok kıskandım. Senelerdir uyku sorunu yaşadığım için sayısız rüya görüyor - neredeyse hepsi başa gelebilecek en kötü felaketlerden meydana geliyor, uykumu en olmayacak yerde bölüyor - ve sabahları gözlerimi bol acı...

Sevda Günleri

Resim
Ahmet Haşim bence tuhaf biri. Niye pat diye böyle bir giriş yaptım bilmiyorum ama şair milletinin pek aklı başında olmadığı kesin. Orta okulda okul kütüphanesine vermeyi unuttuğum Bize Göre epey eskimiş, yeniden okumaya başlayınca Haşim'in ne muzip bir adam olduğunu daha iyi anladım. Birkaç gündür izlediğim filmleri sindirmeye çalışıyorum, daha doğrusu editörümün film incelemeleri yapmam yönündeki teşviki yüzünden izlediğim bütün filmlere malzeme gibi bakmaya başladım. Hâlbuki yalnızca seyirci ya da yalnızca okur olmak çok muhteşem bir his. Sanırım bu hissi tekrar yaşamam mümkün değil. Ömer Kavur'un Gizli Yüz'ünü daha yeni izliyorum. Zuhal Olcay'ın yüzü, sesi, zarafeti... Hepsi ayrı ayrı gözümü kamaştırırken, arka planda kapatılmayı unutulmuş bir sekme gibi malzeme arıyor zihnim. Bir bilgisayar olarak gelseydim dünyaya, bana denk gelenin vay hâline! Ben bu filmi yazamam canım, yenisine geçelim. Berkun Oya'nın Cici filmini üç günde ancak biti...

Saleh al-Jafarawi'nin Vasiyeti

Resim
Saleh al-Jafarawi'nin Vasiyeti Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O buyurmuştur ki: "Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar." (Âl-i İmran, 169) Ben Salih. Bu vasiyetimi bir veda olarak değil, yürekten seçtiğim bir yolun devamı olarak bırakıyorum. Allah şahittir ki, halkımın evlatlarına bir destek, bir ses olabilmek için tüm gücümü ve çabamı ortaya koydum. Acıyı ve zulmü her detayıyla yaşadım. Izdırabı ve sevdiklerimi kaybetmenin acısını defalarca tattım. Buna rağmen gerçeği olduğu gibi aktarmaktan bir an bile geri durmadım. Bu gerçek, tereddüt edip susanların aleyhine bir delil olarak kalacak; en şerefli, en değerli ve en cömert insanlar olan Gazze halkının yanında duranlar için ise bir onur olacak. Şehit olursam bilin ki, yok olmadım... Ben şimdi cennetteyim, benden önce giden yoldaşlarımla birlikte; Enes'le, İsmail'le ve...

ON ÜÇ LİRALIK DÜNYA

Resim
ON ÜÇ LİRALIK DÜNYA Fotoğraf:  Javad Esmaeili "İhsan abi yeter ama be, helak ettin kendini. Kurdun kuşun nasibi veren Allah sizi de aç bırakmaz, üzülme gözünü seveyim. Bir kapı kapanır, başka kapı açılır. Değil mi lan Kadir?" "Tabii abim sıkma canını sen." "Doğru diyon Hüseyinim hayırlısı olsun. Hadi ben kalkıyom. Sizin de canınızı sıktım." "Aman abi ne demek sen iyi ol da. Haydi, selametle." Hüseyin abi kahveci değil de dert dinleme merkezi sanki. Allah var severek yapıyor bu işi. Kahvecilik zor zanaat. Eh başka türlü de yapılmaz bu iş, çekilmez yani. Bu kahveye her gün bir ton adam gelir, çalışan adamlar pek uğramaz. Ya emekli amcalar ya da işsiz abiler… Ha bir de ben. Eğer o gün işsiz kalmışsa biri, bunu ilk Hüseyin abi anlar. İşsizin ilk işsiz günü başında bir şapka varmış da o şapkayı başından almış, gözlerini yere dikmiş gibi bir hâli vardır. Adımları küçük ve tereddütlüdür. Rengi solmuş, bahtına siyah bir gül düşmüştür sanki. Ş...